İslami Forum İslami Forum
Gelişmiş Arama

Anasayfa GenelForum Tanışma Multimedia Yardim Çocuk Bölümü Dini Konular
 


Geri Git   Rahmetinden BirDamLa Bizede Ayır Ya RAB! [-- BIRDAMLA.NET - GENEL FORUM --] Serbest Kürsü

Serbest Kürsü Serbest Kürsü

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Eski 09.06.08, 13:21   #1
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart GÜNÜN KÖŞE YAZISI



09/06/2008
Ömer Lütfi METE - BUGÜN
Hakemsiz ülkenin güreşleri


[üzgünüm linki sadece ÜYELER göre bilir. Üye Olmak İçin TIKLAYIN...]

Bir rekabet, hakemsiz yaşanıyorsa o savaştır.
Savaşta kuralları güçlü olan koyar.

Türkiye çok partili siyasi hayata geçtiği günden beri güvenilir bir hakemlik kurumu geliştiremediği için rekabet her seferinde savaş halini alıyor, ipi ve kılıcı elinde tutan istediğini asıyor, istediğini kesiyor.

İp adalet, kılıç asker...

İlk deneyimizi hatırlayalım:

Demokrat Parti, Cumhuriyet'in temel ilkeleri konusunda CHP'den farklı düşünmeyen insanlarca kurulup yönetilmesine rağmen iktidar kavgası şimdiki gibi 'dini siyasete alet etme' tartışmasına kilitlenmişti. Rakibini devleti temelinden bozmakla suçlayan CHP, İngiliz gizli servisi ve komitacı subay güruhu sayesinde 27 Mayıs gibi iğrenç bir galibiyet elde edebilmişti.

Çok partili siyasi rekabeti savaşa dönüştüren tartışmanın odağındaki 'dini siyasete alet etme' iddiası; namus ve aklın terazisinde sahteliği bin kere kesinleştiği halde bugün bile geçerliliğini koruyabilmektedir!

50 yıl önce dini siyasete alet ettiklerinden yakınılanlarla şimdi aynı suçlamaya maruz olanları kıyaslayan her insaf ehli, ortadaki sahte gerekçenin her seferinde işleyebilmesine şaşırır.

Öyle ya, hepsi 'çağdaş kıyafetli' (!) hanımlarla evli, hemen hepsi içki içmesini bilen (?) siyasetçiler de laikliği tasfiye etmekle suçlanıyorlardı, şimdi çok daha dindar olduklarından emin bulunduklarımız da... 50 yıl arayla bu iki kadrodan en azından birine yöneltilen laikliği ihlal suçlamasının sahte olduğuna hükmetmek fikir namusunun gereğidir.

Menderes'i rejimi yıkmakla suçlayacaksın, 50 yıl sonra akıl almaz bir pişkinlikle aynı suçlamayı Erdoğan için tekrarlayacaksın!

Türkiye için akıllara ziyan durum budur.

Hiç değilse manevrada kullanılan taktiklerin biraz yenilik kazanması gerekmez mi?

İki güreşçi düşününüz; biri her seferinde kural dışı bir numara ile rakibini tuşa getiriyor.

Hakemin gözünün önünde oluyor bu...

Belli ki hakem alenen taraf!

Tabii yenilen pehlivan güreşe doymuyor ve tekrar mindere çıkıyor.

Yine aynı numara ve yine tuş...

Hakem görüyor ki galip güreşçi hile yapıyor...

Yenilen yine doymuyor ve bir daha çıkıyor...

Bu noktada, hile yapan güreşçiye mi, hileye göz yuman hakeme mi, yoksa tuş olmaya doymayan rakibine mi kızacağınızı şaşırırsınız.

Türkiye'yi, siyasi rekabetin hakemsiz yaşandığı ilkel bir kavga ortamına mahkûm eden güç, Atatürk sonrasının CHP'sidir. Çok partili demokrasi tercihinde samimi olmayan, sadece Rus korkusu ile Amerika'nın koynuna girdiği için bu düzeni tercih eden İnönü, halkın kendisini ebediyen iktidardan uzaklaşmasını hazmedemediği için 1960 ihtilalinin bir numaralı örgütleyicisi olmuştur. Talebeleri de sonraki manevraları, İsmet Paşa'dan çok daha çiğ bir biçimde yapmaya devam edebilmektedirler. Yenilen güreşçi ise değişmiyor. Hakemin hakem olmadığını ve kuralları hep hilekâr güreşçinin lehine yorumlayacağını bildiği halde kazanmak için seyircinin yeteceğini sanıyor.

Ülke hakemsizdir ama bunun sorumlusu, sadece, tuş olduğu zaman bile galip ilan edilen CHP değildir.

Daha baştan, kör ve sağır hakeme razı olarak güreş tutana da 'galip sayılır bu yolda mağlup' demekten başka söz kalmıyor.
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 09.06.08, 18:21   #2
eyvah
Genel Yönetici
eyvah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 6,158
Tecrübe Puanı: 10
eyvah is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI


Daha baştan, kör ve sağır hakeme razı olarak güreş tutana da 'galip sayılır bu yolda mağlup' demekten başka söz kalmıyor..


__________________
  Alıntı ile Cevapla
Eski 10.06.08, 07:22   #3
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI


10/06/2008
Ahmet ŞAHİN / ZAMAN

"Doktor beye selam söyleyin, Azrail dediğinden de sevimli imiş!.."

Türdav'ın yayınladığı aylık Sur dergisinin son sayısında, hac arkadaşım Vehbi Karakaş hoca, ünlü doktor Haluk Nurbaki'nin fevkalade ibretli bulduğum bir hatırasına yer vermiş.
Takdir ve tefekkürle okuduğum yazıyı sizin de takdir ve tefekkürle okuyacağınızı düşünerek aynen arz ediyorum.

***

Ben 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak kanser hastanesinde başhekimlik yaptığım sırada Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına almış ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini görerek taburcu etmiştim. Ancak Serap'ın da diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.

Ne var ki, bir işkadını olan Serap 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğu için uçakla gitmesi şartıyla izin verdim. Maalesef bilet bulamamış, benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu... Evine gittiğimde güçlükle konuşarak;

-Doktor bey dedi, ben size dargınım, çünkü siz dindar bir insanmışsınız, niçin bana da Allah'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?

İnançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklif karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:

- "Doktora ulaşmak kolaydır, parayı verir, istediğin doktora tedavi olursun, ancak iman tedavisi için gönülden istek duymak gerek, tek başına doktorun isteği yetmez!.." dedim. Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra ümitli bir ebedi hayat kazanma tedavisi başlamış ve hızlandırılmış öğretime de girmişti. Anlattığım iman hakikatlerini adeta bütün ruhuyla içiyor, arada sırada sorular da soruyordu. Vefatına bir hafta kala "Ölürken ne söylemeliyim?" diye sordu. 'Senin durumun çok özel. dedim, kelime-i şehadet sana uygun gelir. O anı fark edince Muhammed adını (sas) söylemen sana yeter. O haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Onu söyleyeceğim demek istiyordu.

Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor, onu uyutmaya çalışıyordum. Ben bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek, "Serap bir haftadır morfin yaptırmıyor, sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor." dedi. Hemen evine gittim, iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hatırladıkça hâlâ ürperiyorum:

-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykudayken yakalanır da, son nefeste Muhammed adını söyleyemezsem, diyordu...

Bu arada benden istihare yapmamı, eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırmamı rica etti.

Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece Serap'ın durumunun gösterilmesi dualarıyla istihare niyetiyle yatağıma uzandım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir mana kalbime geldi. Ertesi gün ona hiç korkmamasını, iğneyi vurdurabileceğini söyledim. Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da şöyle sordu:

-"Doktor bey, dedi Azrail bana nasıl görünecek?..

-"Kızım dedim o bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana sevimli bir prenses gibi gelecektir!.." Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen yanına koştum, ancak vefatına yetişememiştim. Aile tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım ayaktaydı. Bu hanım beni görünce yanıma gelerek;

-Doktor bey biliyor musunuz, dedi, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı ve Serap'ın son anlarını şöyle anlattı:

-Serap bir saat kadar önce oksijen cihazını attı, yataktan kalkması imkansız olmasına rağmen kalkıp abdest alarak iki rekat namaz kıldı, bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Sonra kelime-i şehadeti söyleyerek gelip yatağına uzandı. Gözlerini sabit bir noktaya dikerek tebessümle bakarken şöyle dedi:

-Doktor beye selam söyleyin, Azrail dediğinden de güzelmiş!..

[üzgünüm linki sadece ÜYELER göre bilir. Üye Olmak İçin TIKLAYIN...]
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 10.06.08, 21:16   #4
beyza0202
Fedakar
beyza0202 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Giriş tarihi: May 2008
Konum: ne önemi var
Mesajlar: 1,561
Tecrübe Puanı: 5
beyza0202 is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI

kardeşim yazıyı okuyunca çok duygulandım yüreğine sağlık

Rabbim bizlerede kelime-i şahadet getirerek ölmeyi nasip etsin
__________________
ARDIMDAN DELİ DİYORLAR BELKİDE YALAN DEĞİL

Düştüğümde DOST'larımın ne kadar DOST
DÜŞMANLARIMINSA ne kadar düşman
Dost bildikleriminse ASLINDA hiç DOST olmadığını
öğrendim
  Alıntı ile Cevapla
Eski 12.06.08, 08:26   #5
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI



A. Raif ÖZTÜRK

'İŞTE ŞERİAT BUDUR!' Yaklaşımı hakkında

Din ve mukaddesat düşmanları, insanlık tarihi boyunca boş durmadıkları gibi, şimdi de boş durmuyor. Sürekli fitne üretip, fesatlık pompalıyorlar.

Daha dün bir arkadaşımın e-mailine, slayt halinde birkaç fotoğraf ve akıl ve mantıktan uzak bir zırvalama gelmiş. O da sağ olsun “..bu ne iş yâ?” kabilinden bana yönlendirmiş.

Belli ki kafası da biraz bulanmış. O slaytta zırvalanan ifadeler, özet olarak şöyle:
İran’da 8 yaşında bir çocuk pazarda hırsızlık yapmış. İran şeriatı da bu çocuğun kolunu bir otomobilin tekerleğinin altında (!) ezdirmiş. Birkaç fotoğrafla da bunu görüntülemişler. Fotoğraflar daha çok, “kiremit kırma şovu” gibi, bir sokak gösterisini andırıyor.


YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ..

[üzgünüm linki sadece ÜYELER göre bilir. Üye Olmak İçin TIKLAYIN...]
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 14.06.08, 13:08   #6
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI


Türbanlı Kız, Kemalist Başöğretmen’e karşı

14/06/2008

Perihan MAĞDEN - RADİKAL


[üzgünüm linki sadece ÜYELER göre bilir. Üye Olmak İçin TIKLAYIN...]


Türban takmaya özgürlük tanıyan değişiklik, Yüce Yargımız tarafından ESSAHTAN bozularak YOK EDİLDİ ya.
Onca yıl süren mücadelenin ardından türbanlarını takarak üniversiteye gidebilme İnsanlık Hakkı’na kavuşmuş olan kızlarımız, geçen cuma günü de türbanlarını takarak gitmişlerdi üniversiteye. Van Üniversitesi’ne.
Kapıda kızlarımıza Yüce Anayasa Mahkememiz’in 2’ye 9 üye kararıyla alınmış kararı tebliğ edildi: ‘Yassah!’ çekildi!
Türbanlı Kızlardan Biri, ağlama krizine girdi. Arkadaşları koluna girip sakince, çayır çimen bir yere götürdüler. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyor. İnanılmaz bir haksızlığa maruz bırakılan kız çocuğu hıçkırıklarıyla.
Benim gözlerim yaşardı. Tüylerim diken diken oldu. Ağladım ağlayacağım. Zira ben nankör biriyim Sn. Dinleyicilerim. Bu kızlardan nefret etmek yerine, “Cumhuriyet kazanımlarımıza nasıl arkanı çevirirsin, seni gidi Cahil Kız! Seni gidiş baş açma özgürlüğünün/saç salma hürriyetinin kadrini kıymetini bilmeyen Densiz!” diye bağırarak bu kızları İkna Odaları’na (akılları başlarına gelinceye kadar: gerekirse on yıllarca) kapatmayı istemek yerine-
Türbanlı Kızlar türbanlarıyla üniversitede okumak gibi bir insanlık hakkından mahrum bırakıldılar diye, onca yılın akabinde onlara en nihayet tanınmış bu kadarcık bir hak ellerinden alındı diye, en çok da başlarını açacaklar diye ağlıyorlar diye- benim de ağlamam geliyor. Dayanamıyorum.
Sanırım; buna benim düşük Kemalist Katsayım, içimde tam geliştirilememiş İdeolog Öğretmenanım, kazanımlarımıza sahip çıkma güdüsünden nasipsizlik gibi eksiklerimin yanı sıra; bu kızlara aynen kendi kızım ağlarsa ne hissedersem öyle hislerle yaklaşmam- Yani: zayıflık, basiretsizlik, şuur yoksunluğu gibi maalesef, maalesef ‘özelliklerim’ neden olmakta.
Sonra o Ağlayan Türbanlı Kız ‘Erkekler nerde?’ diye yerindi. ‘Erkekler nerde?’
Erkekler aldılar (anlaşılan) anında mesajı. Yarım saat içinde başını erkeklerin çektiği bir yürüyüş alayı, rektörü protesto ediyordu pankartlı mankartlı.
Ben ‘Erkekler nerde?’ diye sorduğu için Türbanlı Kız’dan, semtlerini koruma bilinciyle hiçbir eyleme imza atmadıkları için Beşiktaş Çarşı’dan, yalnızca mizaha ve ciciliklere sıvandıkları için Genç Siviller’den, kendilerini militarizm batağından kurtarmaya dair bir irade sergileyemedikleri için Kürt Hareketi’nden-
Bende bir özdeşleşme/hissiyatlanma/aidiyet/sahip çıkma vs. vs. yaratan her nevi durumdan bir laf, bir eylem, bir süreklilik, bir eksiklik, bitmeyen bir,bir,bir nedenle anında soğuyup uzaklaşma hastalığıyla varoluyor olsam da-
Ağlarken hüngür hüngür, ‘Erkekler nerde?’ diye sahip çıkılmayı (erkeklerince) beklemeden önce, arkadaşlarının kollarında ağlarken gözlerimi dolduran Türbanlı Kız’ı günlerce ve gecelerce düşünmeden edemez oldum.
Hayır! ‘Ben neden böyleyim?’ diye değil. (Onu romanlarımda düşünüyorum.) Bu Kemalistler niye böyle? Diye.
Zira içimdeki korumacı/kollamacı/kızının haksızlığa uğratılmasına dayanamayan anneci yanı uyandırdı Türbanlı Kız. “Kemalistler niye duymaz bu acıyı içlerinde?”
sorusunu kartopuladı: “Benim hissettiklerimi NASIL olur da onlar da hissetmezler?”
Onların muhtemelen ‘Hain!’ “Nankör!’ ‘Şuursuz!’ yollu biteviye (ben ve benzerlerimle ilgili düşüncelerini) onlardan yana ‘Nasıl olur?’ ‘Vicdanları yok mudur?’ ‘Bu kızları nasıl sevmezler, beğenmezler?’ Yüksek Empati Şurası Modeli’nde değerlendirmeye aldım.
Zira Türbanlı Kız bir Kimlik Savaşı vermiyor yalnızca. Bir Şahsiyet Savaşı da veriyor. Kimliğini ararken şahsiyetini, benliğini inşa ediyor. Kemalist Başöğretmen’e karşı. Karşın.
Türbanlı Kız, metafor olarak da, bir yeniyetme.
Çocukken şirindi: kıvırcık saçları, çilleri ve minnacık ayakları vardı. Yeniyetme haliyle, gitti başını bağladı!
Kemalist Öğretmen, adı üstünde anne değil öğretmen, onun başörtüsüne tarlada, köyünde, evinde, arka bahçede ve muhtelif varoş semtlerinde kaldığı sürece karışmazdı. Başörtüsüyle tarla çapalayabilir, Kemalist Evler’e temizliğe gidebilir, çok tutturursa kasaya filan oturabilirdi.
Türbanlı Kız, beslemeydi.
Kemalist Düş’ün Kezban’ıydı. Başını açıp salon-salomanje hayata geçebilecek rafineliğe erişmediği sürece ‘beslemelere has meşgalelerle’ yeniyetmeliğini (ve erişkinliğini) örtülü mörtülü geçirebilirdi.
AMA bu Türbanlı Yeniyetme dikleniyor. Bir kimlik, kişilik mücadelesi veriyor. Kemalist Öğretmen’in lisesine, üniversitesine devam ediyor. SINIF ATLADI! Eğitimsel olarak da.
ADAY! Bu Toplum’da çok daha iyi yerlere adaylığını koymakla kalmadı; Çankaya’ya kadar sızdı. Başbakanın, bakanların, Merkez Bankası başkanının karısı!
Kemalist Başöğretmen yeniyetmenin bu isyankârlığını ‘iğrenç’ buyor. “İslam’da örtünme farz değildir” gibi hocalamalarla İslam’da neyin yapılası olduğunu da Türbanlı Yeniyetme Kız’a O öğretsin istiyor.
Atatürk’ün karatahtaya Latin alfabesini yazarken meşhur resmi vardır ya. Yalçınkaya da, Sezer de, Kanadoğlu da, Mümtaz Soysal da, İlhan Selçuk da, Tuncay Özkan da, Ergenekon Çetesi de, Doğu Silahçıoğlu da, Şener Eruygur da, Yaşar Büyükanıt da, Yaşar Nuri de DÜŞLERİNDE kendini o karatahtanın başında, yeniyetmelerden oluşan bir ulusa (çocukken iyilerdi: itaatkâr, uysal, şirinlerdi) ders verirken görüyor.
Ders Almayan Çocuklar’a NE YAPMALI peki?
İşte hepsinin, bugünlerdeki temel derdi! Şirinliğini yitirmiş/çocukluğundan yeniyetmeliğe geçmiş/kişilik+kimlik savaşı veren bu baş belalarıyla NASIL başedilmeli? Ne yazmaları gerekiyor karatahtaya Latin harfleriyle?
“SUS! OTUR!
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 17.06.08, 12:24   #7
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI


'Paşa, bu millet geri zekalı değil!'

16 Haziran 2008 Pazartesi

'Acaba dindar bir Org. Mekke’de tavaf yaparken fotoğrafı çekilseydi akıbeti ne olurdu?' diyen Nevzat Tarhan 'Paşa Paşa bu millet geri zekalı değil!' dedi.

http://www.moralhaber.net/41725_Tarhan:--Pasa,-bu-millet-geri-zekali-degil!-.htm

Sayın Paşam lütfen sınırınızı biliniz!

Bu millet orduyu kutsallaştırdığı için birçok şeyi yuttu, içi kan ağladı ama belli etmedi. Rahmetli Menderes’i astığınızda evlerde yas tutuldu fakat dışa yansıtılmadı. Ama artık yeni kuşaklar öyle değil, Ordu’ya kutsallık atfetmiyor açık açık eleştirebiliyor.

Bu millet aç kalır ama onuru ile oynatmaz. Değerlerine el ve dil uzatıldığı zaman demokratik tepkisini vermeyi öğrendi artık bu toplum. Siyaseti bırakın, işinizi yapın! Ülke sınırlarını koruyun CHP’nin sınırlarını değil.

Daha fazla özgürlük ve başörtülü öğrencilere ayrımcılığa son verme talebi olan 411 oyla geçmiş olan anayasa değişikliği ile ilgili siyasi yorumunuzu yaptınız. Elinizde silah olduğunu unuttunuz. ‘Bizim için malumu ilandır’ diyerek tarafsızlığı bozdunuz. İkili ilişkilerle zorlama bir AYM kararı çıktığına kanıt olan Yüksek Yargı ile medeni ahbap çavuş ilişkilerinizi kabul ettiniz. Size nasıl inanalım? Hudson Enstitüsü toplantısını da yalanlamıştınız ancak sizin doğruyu söylemediğiniz ortaya çıktı.

Muhabbetiniz ziyade olsun sayın paşam. Bürokrat dayanışmasını en yüksek yargıçlarla birlikte en özel bir şekilde götürüyorsunuz. Önceleri brifingi daha formal biçimde yapardınız şimdi ‘kamera karartarak’ yapıyorsunuz.

Sohbetiniz hoş olsun Sayın İlker paşam. Siz İstanbul’da Birinci Ordu komutanı idiniz. Kadıköy Belediyesi Özgürlük Parkı’nda cami yapımına karşı çıkmıştı. Sizde alışılmamış bir şekilde 29 Ekim hazırlıklarını tam cami inşaatı önünde yaptırmış ‘Mehmetçik camiye karşı’ mesajı vermiştiniz. Aynı sohbeti Kadıköy Belediye başkanı ile de yapmışmıydınız?

İnancınız kutlu olsun sayın paşam. Ağlama duvarı önünde kutsalınıza yönelmişsiniz. Acaba diğer dindar bir Orgeneral Mekke’de tavaf yaparken fotoğrafı çekilseydi akıbeti ne olurdu? Şimdi tasfiye ettiğiniz dindar subaylara empati yapabilirsiniz belki de.

Genelkurmay Başkanlığı’na terfiniz hayırlı olsun paşam. Nasılsa “Ben filanca generalle çalışmak istiyorum” diyen bir siyasi irade yok. İnisiyatif kullanan bir hükümet yok.

Üzülmeyin sayın paşam, her 30 Ağustos öncesi dezinformasyon bütün hızı ile cereyan eder. Haberlerin kaynağı da hep önünü tıkadığınız meslektaşlarınızdır. Şimdi dezinformasyonu siyaset yapıyor diye bir gerekçeniz var. Eli mahkûm siyasiler size hürmetlerini sunacaklar, belki de özür dileyecekler. Tıpkı Osman Paksüt’e hükümet sözcüsünün geçmiş olsun demesi gibi.

Merak etmeyin sayın paşam, yandaş basın ve ulusalcıların size bütün güçleri ile sahip çıkmaları tesadüfi değildir. 27 Nisan e-muhtırasının Kara Kuvvetleri Komutanlığı İP’sinden çıkmasını sizi yıpratmaya yönelik bir eylem olarak yorumlamıştık yanılmışız.

Merak etmeyin sayın paşam, basiretsiz siyasetçiler ve sivil bürokratlar Gayri Nizami Harple (GNH) ilgili teklifinizi kabul ettikleri gibi sizin diğer isteklerinizi kabul etmeye devam edeceklerdir.

Soğuk savaş öncesi dış düşmana karsı ABD’den alınan GNH yönetmeliği güncelliğini kaybetti. Yeni yönetmelik psikolojik sınırları ve iç düşman tanımlamasını değiştirerek size sınırsız ve olağanüstü bir gizli ordu oluşturma yetkisi veriyor. Artık darbe yapmak çok kolaylaşacak hatta darbe yapmadan hükümetleri değiştirebileceksiniz. Entelektüel bir generalsiniz Çankaya sizden iyisini mi bulacak?

Sayenizde ABD ile ordumuzun ilişkileri düzelecek. Zat-ı Âli’niz bir İsrail dostusunuz. İran’a saldırmak için bahaneler arayan ABD sizden daha iyi general bulamaz. Böylece her tarafta ABD düşmanı söylemlerde bulunan emekli generallerimiz ABD dostluğunun erdemlerinden söz etmeye başlarlar.

İlker Başbuğ ve Osman Paksüt muhabbetini kasdettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Bu ikili birçok şeyi daha iyi anlamamızı sağlayacak. Acaba siyasi parti kurma hazırlıkları içinde olan Yılmaz Büyükerşen bu ekipten mi?

Bayatlamış psikolojik savaş taktikleri ile hareket edildiği o kadar aşikar ki..

Bir kasaba düşünün. Kasabanın Ağır Ceza Reisi Jandarma Komutanı ile birkaç ayda üç defa saatler süren görüşmeler yapıyor, muhabbeti çok yoğun. Jandarma Komutanı Belediye Başkanı ile mahkemelik. Hakimimiz kasabada mahkemelik olan Belediye Başkanı ile Jandarma Komutanının davasına bakıyor. Kasaba halkı ne düşünür? Ben komutanı operasyon başarısı için tebrike gittim diyen hakim ve komutan inandırıcı olabilir mi?

Demokrasi mi laiklik mi, hangisi reel tehlikede?

Son aylarda yüksek bürokratlar arasında siyasi sonuçları olan işler yaptıktan sonra inkar etme eylemlerini sıklıkla görüyoruz. Deşifre olduğunda geri tepecek olan bu psikolojik savaş yöntemi çok sırıtıyor. Halk enayi değil, her şeyi görüyor. Toplumun değerleri ile çatışan bir grup general önemli bir siyasi karar öncesi ikili ilişkilerle Yüksek Yargıçlarla görüşüyor. Siyasi hiç bir şey konuşulmuyor. Futbol muhabbeti yapılıyormuş. Buna bizim inanmamızı beklemek bizi geri zekâlı olarak bilmek anlamına gelir.

Diğer taraftan Şemdinli’de ‘iyi çocuk’, Nokta dergisinin darbe günlükleri, 27 Nisan’da kutlu doğum haftası için ilahi söyleyen kız çocuklarını irticai tehdit olarak algılama gibi uygulamalarınızı millet yutmadı ve yutmayacak da.

GNH yöntemlerinde işgal ordusuna karşı hile, yalan, suikastı onaylayan bir sistem iç siyasette çevrilirse bu ülke Yugoslavya gibi olur.

Darbe hukukunu değiştirme çabaları durmamalı… Durursa hem demokrasimiz hem de laiklik ilkemiz zarar görür. Demokrasi laiklikten daha çok tehlikededir.

Toplumun % 60-70 nin değil, % 20-30 unun değil , % 1-2 sinin bile kendisini güvende hissedeceği, kandırılmadığı, devletle bağlantılı güçler nedeniyle tuzağa düşürülmediği bir düzen hayal etmeliyiz.
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 17.06.08, 21:18   #8
eyvah
Genel Yönetici
eyvah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 6,158
Tecrübe Puanı: 10
eyvah is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI

leneer kardesim...

Çok şeyi değiştirecek darbe planı'

Ankara'da Pentagon darbesi!17 Haziran 2008


İbrahim Karagül'ün köşe yazısı..

"Bir büyük senaryo var önümüzde ve bu Türkiye'de çok şey değiştirecek…" diyen İbrahim Karagül “Ankara'da Pentagon Darbesi” dediği senaryoyu bakın nasıl açıklıyor:



Cümleler ne kadar tanıdık! İsimler, yöntemler, kullanılan araçlar ne kadar da aynı.. Bölgemizde her büyük operasyondan önce Türkiye'de derin bir iç dizayn çalışması yapılır. Bu yapılırken çoğunlukla aynı kurumlar, aynı kişiler kullanılır, aynı yöntemler tekrar denenir. Yıllardır bilmemize rağmen, defalarca tecrübe etmemize rağmen inanırız, etkileniriz, gaza geliriz, oyuna geliriz ve bu ülkeyi, kendi ülkemizi kendi ellerimizle mahvetmekten çekinmeyiz.

ABD'nin İran gündemiyle Türkiye'deki iç siyasi kriz birbirine ne kadar bağımlı, fark etmiyor muyuz? İran'a saldırı kampanyasını yürütenlerle Türkiye'de sert ya da yumuşak askeri müdahaleyi provoke edenler aynı güçler. Türkiye ve İran için birbirine paralel, birbirini tamamlayan bir strateji izliyorlar.

Türkiye'de çokça tanınan RAND Corporation, ABD Savunma Bakanlığı'na (Pentagon) bir rapor hazırlamış: “Türkiye'de Siyasal İslam'ın yükselişi…” Doğrudan Türkiye'nin bugünkü iç siyasi krizini içeren, geleceğine ilişkin öngörülerde bulunan 135 sayfalık bir rapor. Türkiye için on yıl içinde gerçekleşebilecek dört senaryo çiziyor: AK Parti'nin AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, partinin yargı tarafından kapatılması veya askeri darbe…

“Darbe” öncelikle yumuşak enstrümanlarla yapılacak, bütün kartlar tüketildiğinde ise doğrudan müdahaleye sıra gelecek. Şu anki krizin laik-İslamcı çatışması olmaktan ziyade merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesi olduğunu vurgulayan raporda, yine de bütün iddialar “İslam tehdidi” üzerine kurgulanmış. Aynı kuruluşun daha önce hazırladığı raporlar, yakın çevremizde yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı.

Mesela yine RAND tarafından hazırlanan ve bu tarz araştırmalara yılda 100 milyon dolar ayıran muhafazakar Smith Richardson Vakfı'nın finanse ettiği “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” 2003 tarihli çalışmaya bakalım:

“Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da. Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek bir yakınlık kesinlikle engellenmeli. Hatta birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur'an'ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. “

Bu cümleler o rapordan… Bir iç çatışma senaryosu olarak hazırlanmış. Belli oranda da uygulandı. RAND, çalışmayı hazırlamadan önce Pentagon'a aynı konuda bir brifing vermişti. Müslümanlar kategorilere ayrılıyor derin ve uzun süreli bir iç çatışmalar zinciri öngörülüyordu. Senaryo şöyleydi:

1- Önce modernist ve laik Müslümanları destekle. 2- Geleneksel Müslümanları fundamentalistlere karşı destekle. 3- Fundamentalistlerle savaş. 4- Seçici bir şekilde laikleri destekle. 5- Batılı İslam tezini destekle.

Aynı kuruluş, 15 Aralık 2004'te “U.S.Strategy in the Muslim World After 9/11” başlıklı 567 sayfalık başka bir rapor hazırladı. Bir önceki çalışmayı hazırlayan isimlerin imzasıyla. ABD Hava Kuvvetleri tarafından sipariş edilen çalışma tam bir kaos senaryosuydu. Bu sefer tez Müslüman entelektüeller, akademisyenler, kanaat önderleri ve sivil toplum örgütleri üzerine kurulmuştu. İki ana tez vardı: 1- Şii-Sünni ayrımı, 2- Arap-Arap olmayan ayrımı. İslam dünyası için derin bir çözülme, ayrıştırma, fraklılaştırma ve çatıştırma öngörüyor/du. Belli oranda uygulandı, uygulanıyor.

Çalışmalar, büyük oranda Pentagon, Dışişleri ve CIA'nın ihtiyaçları için hazırlanıyor, bu kurumlar tarafından finanse ediliyor. Bu son derece normal bir şey. Ama nasıl uygulandıklarını hiç izlemiyoruz. Dikkatle izlendiğinde birçok şeyin söz konusu senaryolara göre şekillendiği fark edilecektir. Yine dikkatle izlendiğinde, sadece tartışmakla yetindiğimiz bu “proje”lerin bizlere ne ağır bedeller ödettiğini anlamaktan yoksunuz.

İran'a saldırı için ABD'yi tahrik eden İsrail adına kamuoyu oluşturan isimlere bakın. Gazetelerde ve televizyonlarda İsrail aşırı sağı adına inanılmaz iddialarla gündemde yerlerini koruyorlar. Middle East Forum adlı taşeron kuruluş üzerinden Batı'yı ve dünyayı “bir büyük tehdit”e karşı harekete geçiriyorlar. Daniel Pipes gibi hayatını İslam'la savaşa adamış, entelektüel pazarda at koşturan bir Mossad mensubu, Michael Rubin gibi yine İsrail istihbaratına çalışan bir neocon ırkçı ve daha onlarca isim, bu coğrafyayı kana bulayacak senaryoların tetikçileri olarak çalışıyor. Onlara kalsa Türkiye dahil her Müslüman ülkeyi iç savaşlara sürükleyecekler.

İran'a karşı kampanyayı yürüten güçler ve tetikçileriyle AK Parti'nin tasfiyesi için üç yıldır kampanya yürüten güçler ve tetikçilerinin aynı olması size bir şey ifade etmiyor mu? Aynı güçlerin bugünlerde “uzman müsveddeleri”ni gece gündüz çalıştırmaları sizde bir endişeye neden olmuyor mu? Üç ihtimal var ortada:

1- Tasfiye edilmekle tehdit edilen AK Parti'yi hem İslam'la arasına mesafe koymaya zorlamak hem de İran ihalesine razı etmek.

2- “Siyasal İslam tırmanışta” paranoyası ile merkez iktidarı ellerinde tutanları AK Parti üze-rine saldırtıp çıkacak iç çatışmada onları yanlarına çekmek. Böylece hem iktidar değişimi hem de İran'a karşı etkin bir müttefik bulmak.

3- “İslamcı tehdit” paranoyası yayarak, bu çevrelerin İran'la ittifak yapacağı hezeyanlarını ortaya atarak kamuoyunu İran korkusuna karşı hizaya sokmak…

Bir büyük senaryo var önümüzde ve bu Türkiye'de çok şey değiştirecek…Neden “Ankara'da Pentagon Darbesi” dediğim ortada...

[üzgünüm linki sadece ÜYELER göre bilir. Üye Olmak İçin TIKLAYIN...]
__________________
  Alıntı ile Cevapla
Eski 18.06.08, 10:43   #9
Leener
Fedakar
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 532
Tecrübe Puanı: 4
Leener is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI


Teşekkürler EYVAH kardeşim. İbrahim KARAGÜL'ün bu güzel yazısını paylaştığınız için..

***************************


Babalar gününde ağlatılan babalar...

Ekrem KIZILTAŞ / Milli GAZETE

18 Haziran 2008


Geçtiğimiz Pazar günü, ÖSS için oğlumu götürdüğüm okulda yaşananlara, bizzat şahit oldum.

15 Haziran Pazar günü akşam haberlerinin ilk haberi tabii ki ÖSS idi ve başkalarının yerine imtihana girmeye çalışanlar dışında, hemen bütün kanalların ilgisi başörtülü kızlarımızın durumu idi.

Televizyonların bazıları, belli ki avcılık yapmaya çıkmışlardı. Ola ki, başörtüsü yasağını birileri delmeye kalkışır da, bizlere şöyle okkalı haberler çıkar diye.

16 Haziran Pazartesi gününün tarihini taşıyan gazetelerin durumu da, aşağı yukarı aynı idi.

2008 Yılı’nın 15 Haziran Pazar Günü, Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye’de; hukuki hiçbir altyapısı olmadığı halde, tamamen keyfi bir şekilde sürdürülen başörtüsü yasağı uygulaması sebebiyle, başörtülü kızlarımız ÖSS’ye başörtüleri ile alınmadılar, yine.

Başörtülü kızlarımızın aileleri, kızlarının başörtüleri ile sınava girebilmesi için son bir ümitle uğraşıp durdular.

Ama mevzuatın demir pençesi, ÖSS’nin yapıldığı hemen her yere uzanmıştı.

Bir ilköğretim okulunun bahçesinde idik ve kapıdaki polis memurları, ‘emir böyle’ demekten başka bir şey yapamıyorlardı.

Manzara, ÖSS’nin yapıldığı her yerde aynı idi.

Kanunsuz emirler verilmişti ve yine kanunsuz bir şekilde uygulanıyordu.

Kimin emri ya da ne hakla böyle kanunsuz bir emir verilebilir şeklinde yapılabilecek itirazların, herhangi bir anlamı da yoktu.

Çünkü, nihai olarak alınacak cevabın, ‘ben bilmem merkez bilir’ olacağını biliyordu herkes.

Kızlarımız üzgündü; anneler daha üzgün ve gözleri de yaşlı...

Babaların durumu ise şüphesiz daha vahimdi.

Tesadüf aynı zamanda ‘Babalar Günü’ne denk gelen bu günde, kızlarının ve hanımlarının yanında olup da, onların problemini çözemiyor olmanın ağırlığı binmişti omuzlarına.

Belli etmek istemiyorlardı belki ama gözleri de yaşlıydı. Evet evet, babaların da gözleri yaşlıydı...

Belki de oraya gelmemiş olmayı, kızlarını ve hanımlarını o utançla yalnız başına yüzleşmeleri için, okul önüne gelmemiş olmayı arzu ediyorlardı, içten içe.

Çünkü çaresiz idiler ve çünkü, kızlarına reva görülen muamelenin, akılla, mantıkla, kanunla, düzenle bir alakası yoktu.

Apaçık ve çirkin bir zulüm vardı ortada sadece...

Ve bu zulmün müsebbipleri, oluşturdukları hava sayesinde, hanımlarının ve kızlarının başları büyük ihtimalle kapalı olan güvenlik görevlilerine, başkalarının kızlarını ve bu arada belki kendi kızlarını bile ÖSS’ye sokturmama başarısını sağladıkları için, bu utancın yaşandığı saatlerde, yataklarında pazar keyfi yapıyorlardı muhakkak.

Tabii neler olup bittiğini onlar adına tarassut edip, akşama televizyonlarda ve sabaha da gazetelerde bağırtacak muh(a)birler de işbaşında idi. Yine büyük ihtimalle, birçoğunun annelerinin ve kızkardeşlerinin, belki de eşlerinin başları örtülü olan muh(a)birler...

Netice nedir peki?..

Bütün Türkiye sathında, inançları gereği başlarını örtmeyi tercih eden kızlarımızı, başlarını açtırarak ya da saçma sapan peruklar takmak mecburiyetinde bırakarak imtihanlara aldıranların, yüreklerinin yağı eridi mi acep?..

Ne oldu böylelikle?

Laiklik mi kurtuldu?..

Hayat tarzlarını tehlikede hissettiklerini söyleyenler, kendilerini biraz daha garantide mi hissettiler?..

Ağlattıkları anneleri ve tam da babalar gününde, çaresizliğin en ağırı ile yüzleşmek zorunda bıraktıkları ve ağlattıkları babaları, kâr hanelerine mi yazdılar?..

Bir ÖSS daha, geldi geçti.

Halkımız arasında sıklıkla kullanılan bir deyimle, deldi de geçti!..
__________________
SEN ve BEN;<br />Kavgamıza yenik düşüp yorulduk,<br />Kahpe bir gürültünün zindanında boğulduk.<br />Ne ben mehtabı aldım elime bir kuş gibi,<br />Ne de sen bu sevdayı yaşadın bir düş gibi..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 18.06.08, 10:54   #10
DaDaLoGLu
Sadık
Giriş tarihi: May 2008
Mesajlar: 357
Tecrübe Puanı: 4
DaDaLoGLu is on a distinguished road
Standart Ynt: GÜNÜN KÖŞE YAZISI

Tabii neler olup bittiğini onlar adına tarassut edip, akşama televizyonlarda ve sabaha da gazetelerde bağırtacak muh(a)birler de işbaşında idi. Yine büyük ihtimalle, birçoğunun annelerinin ve kızkardeşlerinin, belki de eşlerinin başları örtülü olan muh(a)birler...



Bu cumleleri okudugumda aklima gelen;

"Islami degerleri 3-5 kurusa satanlari gordun mu?" ayeti kulaklarimi cinlatti!

Rabbim basiretimizi kapatmasin ins!...
__________________
&quot;Ben batanları sevmem&quot;diyordu Hz. İbrahim, batan yıldızın, ayın ve<br />güneşin ardından.Ben de sahte âşıkları sevmem. Aşkını değiştirenler,<br />satanlar, takas edenler,sahte âşıklardır. Sahte âşıkların sahici<br />maşukları olmaz.
  Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
chp, karaçarşaf



Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Anlamlı Ve Günün Karikatürleri Recep Karikatür ve Komik Resimler 91 18.09.10 08:20
MELEKLERİN YAZISI... eyvah İslami Bilgi ve Kaynaklar 5 20.07.08 13:18

Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Q7Works
Style Design Milon4

mp3 indir youtube video izle
haberler-film izle
86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 160 162 163 164 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 220 221