|
![]() |
Gelişmiş Arama |
|
|
#11 |
|
Sadık
Giriş tarihi: Oct 2008 Konum: Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı Mesajlar: 470
![]() |
tartışmayı nefs ile yaparsak, nefsimizi yarıştırıp enaniyetimizi ön plana çıkarırsak yukardaki yazı uygundur kendimize gelmemiz için. Günümüzde fikir tealitesinde bulunmak nerdeyse şart oldu. DİN YOKTUR diyecek kadar sapkınlaşmış insanlarla bazen birarada olabiliyorum. Onlar benle ne kadar kavga etsede ben tebessümle cevabımı veriyorum.
Müslümanın müslümanla tartışması da gerekir. Ben tartışmayı fikir alış verişi olarak görüyorum. Yukarda bahsedilen bir nevi kavga gibi bişi. Bundan ayrı benim dediğim. son zamanlarda forumlarda öyle konular görüyorum ki cevap vermeden olmuyor. Küfür, şirk, bidat ne ararsan var. Allah razı olsun deyip geçemiyorum Hoş adımda kavgacıya çıktı ya olsun Yanlışı görüp düzeltmek önemli. Tabii bunu yaparken uslubunu bilmek daha önemli
__________________
Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum, nereye gitsem o benimle gelir. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir. Değil mi ki göğsümde Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünneti vardır! "Şeyhül İslam İbni Teymiyye"
|
|
|
|
#12 | |
|
Genel Yönetici
Giriş tarihi: May 2008 Mesajlar: 6,158
![]() |
Alıntı:
![]() ![]() ![]() ![]() HAKİKİ ÂLİMLERDEN MÜNAZARA ÖRNEKLERİ es-Saymerî (rh.) Menâkıb’ında şöyle bir olay anlatır: İmam Ebû Hanîfe ilmî bir seyahat için Bağdat’a gitmiştir. Kûfe’deki talebeleri, aralarında çetin bir mesele üzerinde uzun araştırmalar yapar ve döndüğünde İmam’a bu meseleyi sormayı kararlaştırırlar. Kûfe dışında karşıladıkları İmam’a, hoş-beşten sonra meseleyi arz ederler. İmam, “Bu meselenin cevabı şudur” der. Talebeleri itiraz eder ve aralarındaki konuşma şu minval üzere devam eder: - Yâ İmam! Bağdat size yaramamış. Biz bu meseleyi günlerdir aramızda konuşup tartışıyoruz. Vardığımız sonuç sizinki gibi değil. - Öyleyse getirin delillerinizi. Deliller zikredilir ve konuşma devam eder: - Şu şu sebeplerden dolayı bu meselede sizin vardığınız sonuç yanlış, benim söylediğim doğrudur, der İmam. Bunun üzerine talebeler, özür dileyerek “tamam” derler. Ama İmam meselenin peşini bırakmaz: - Birisi size benim söylediğim cevabın yanlış, sizin söylediğinizin doğru olduğunu söylese ne dersiniz? - Bu mümkün değil. Zira siz az önce meseleyi vuzuha kavuşturdunuz. - “Öyleyse dinleyin” der İmam ve kendi cevabının delillerini çürütüp, onların delillerini takviye eder. Bunun üzerine talebeler, - Bize haksızlık ettiniz demek ki. Biz bu cevabın doğru olduğunu zaten söylemiştik, derler. - Acele etmeyin. Şimdi size, benim cevabımın da, sizin cevabınızın da yanlış olduğunu, bu meselenin doğru cevabının bir üçüncü şık (alternatif-seçenek) olduğunu söylersem ne dersiniz? Bunun mümkün olmadığını söylediklerinde, önceki iki cevabın delillerini çürütüp, üçüncü cevabın delillerini takviye eder. Talebeler şaşkındır. “Ey İmam” derler, “doğrusu neyse bize söyleyin.”Bunun üzerine İmam Ebû Hanîfe, ilk cevabının doğru, diğer iki cevabın yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koyar. Benzeri bir hadise de Takiyyüddîn es-Sübkî hakkında, oğlu tarafından nakledilmiştir. Hazır olduklarında kararlaştırdıkları meseleyi kendisine arz ettiler. Her biri ile konunun ayrı bir yönü üzerinde münazara etti ve hepsini susturdu. Sonunda, “Hepimizin delillerini çürüttünüz; peki bu meselede hak olan görüş hangisidir?” dediler. Bunun üzerine söze, “Bana göre hak olan şu arkadaşınızın savunduğu görüştür” diye başlayarak, oradakilerin savunduğu görüşlerin her birini ayrı ayrı takviye etti. Bu defa da öğrenciler, “Şimdi de bütün görüşlerin hak olduğunu söylediniz; bâtıl olan nedir?” diye sordular. “Hak olan şu görüştür; diğerlerine gelince, şu görüş şu sebeple, bu görüş bu sebeple reddedilir”diyerek az önce haklı çıkardığı görüşleri bu defa da mahkûm etti (çürüttü). Oğul es-Sübkî diyor ki: “Oysa orada bulunanların hepsi iyi biliyordu ki, Şeyh bu mesele üzerinde durmayalı yıllar olmuştu.”.. Aralarında muhasama meydana gelmiş (husumet ve anlaşmazlık) olan kişilerin bile vefat ettiğini haber aldığında üzülür, Kur’an okuyarak ruhlarına hediye ederdi. Haya timsali idi; yanında kimsenin mahcup duruma düşmesinden hoşlanmazdı. Talebelerinden en küçük bir mesele konusunda bir tesbitte bulunanlara, sanki o meseleyi hiç duymamış gibi mukabele eder (tepki verir), onları cesaretlendirir, teşvik ederdi İMAM GAZÂLÎ (RH.) VE FELSEFECİLER İmâm Gazâlî rahımehüllah (v. 1111), “Tehâfütü’l-Felâsife” (Feylesofları Hırpalama veya Feylesoflara Hücûm) isimli eserinde, felsefecileri tenkid ve teşrih masasına yatırır. Hatta bunlardan Fârâbî ve İbn Sînâ’yı, birkaç mes’eleden dolayı tekfîr eder. Buna, kendisinden 77 yıl sonra İbn Rüşd cevap verir. Onun eserinin ismi ise,Tehâfütü’t-Tehâfüt” “tür. Yani, “Hücûma Hücûm veya Saldırıya Saldırı ile Cevap Verme”dir. İmâm Gazâlî hazretleri ile İbn Rüşd arasındaki bu münâzara, uzun bir aradan sonra (yaklaşık iki buçuk asır) yeniden ele alınır. Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.) hazretleri tarafından, tam 10 bin dirhem mükâfatlı bir müsâbaka tertip edilerek, bu münâzarada İmâm Gazâlî’nin mi, İbn Rüşd’ün mü haklı olduğunun ortaya çıkartılması istenir. Müsâbakaya devrin önde gelen âlimlerinde Hocazâde (v. 1487) ile Ali Tûsî (v. 1482) katılmış ve müsâbaka hey’eti yarışmayı, İmâm Gazâli hazretlerinin haklıllığını isbat eden Hocazâde’nin eserinin kazandığını îlan etmiştir. Bununla beraber Hz. Fâtih, her ikisine de aynı miktar parayı mükâfat olarak vermiştir. “Tehâfüt” münâkaşa ve münâzarları, Osmanlı’da bununla son bulmamıştır. Böylece 11. yüzyılda başlayan bu münâzaranın, 19. yüzyıla kadar nasıl bir “devam zinciri” içerisinde yoğrulduğunu ve Osmanlı’da kelâm-felsefe mücâdelesinin durmadığını Tehâfüt münâkaşalarından da anlayabiliyoruz.ında, Cenâb-ı Hakk’ın “Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir. Ondan başkası için bir kıdem ve ezeliyyet yoktur. Kendilerine güvenilir kimselerin (Ehl-i Sünnet âlimlerinin) hemen hepsi, bu hükümde birleşmişlerdir. Binâenaleyh, kim ki ‘Allah Teâlâ kadîm ve ezelî değildir’ derse, küfre düşmüş olur. Bu ecilden dolayı İmâm Gazâlî rahımehullah, İbn Sînâ ile Fârâbî’yi ve benzer îtikatta bulunan diğer felsefecileri tekfîr etmiştir. Zira bunlar; akılların, nefislerin, heyûlânın, sûretin kadîm olduğuna kâildirler. Hatta semâların da içindekilerle birlikte kadîm olduklarını söylemişlerdir...” Sözün özü; İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır, akâid ve kelâm ilmi vardır. O bakımdan “İslâm felsefesi” tâbiri ne kadar yanlışsa, “İslâm filozofu” da o derece yanlıştır. Zira Müslüman filozof olmaz, olsa olsa mütefekkir olur, hatta olmaya mecburdur; çünkü tefekkürle memurdur. Rabbimiz celle celâlühû, cümlemizi ve bilcümle Ümmet-i Muhammed’i, felsefe bataklığına düşmekten muhâfaza buyursun. Âmîn... İNSANLARLA İYİ GEÇİNMEK MÜSTEHAPTIR Müslümanlar, İslâm hukuk ve âdâbının tâyin ve tesbit ettiği sınırlar dâhilinde, her insanla alâka ve münâsebet kurabilir, onlarla konuşup görüşebilir. Bazı İslâmî eserlerdeki, “bid‘at ehline ülfet eden kimsenin hiçbir ibâdeti kabul edilmez” veya “Fâsıklar ile muâşeret câiz değildir” gibi hükümleri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Zira insanlara hakkı, hakîkati, iyiyi, doğruyu anlatabilmenin yolu, elbette ki muâşeretten yani birlikte yaşayıp onlarla iyi geçinmekten geçer. O bakımdan çevremizle olan münasebetlerde, hâl, hareket ve tavırlarımıza dikkat etmeli, insanlara karşı daima yumuşak ve güzel bir üslupla hitap etmeliyiz. Nitekim Fetâvâ-yi Hiddiyye’de deniliyor ki, “Mükellef bir Müslüman için müstehap olan; insanları idare etmesi ve onlarla iyi geçinmesidir... Sünnete uygun olan hâl, insanlara mülâyemet (yumuşaklık ve muvâfakat) ile davranmaktır.” ( Kur’ân-ı Kerim’de ise, “(Habîbim) kullarıma söyle: (Herkesle) en güzel şekilde konuşsunlar. Şüphe yok ki şeytan, aralarını ifsâda (bozmaya) çalışır. Muhakkak ki şeytan, insan için pek açık bir düşmandır” buyurulmaktadır. Kezâ, Mûsâ ve Hârun aleyhimesselâm Firavun’a tebliğ için giderlerken, Cenâb-ı Hakk, “Ona yumuşak söz söyleyin; belki nasîhat dinler veya korkar” buyurmuştur. Âyet-i kerimede geçen “leyyin” kelimesi, içinde hiç azarlama olmayan tatlı ve mülâyim söz demektir. Muhâtap olacağımız insanlar ne kadar da kötü olsalar, herhalde Firavun gibi değildirler. Ayrıca anlatılan hususun kabul edilip edilmemesinden de elbette ki mes‘ûl olmayız; zira bize düşen, iyiyi-güzeli-doğruyu haber vermektir. … Ve unutmamak gerekir ki, “Hakkın zaferi ve hakîkatin ortaya çıkması için ilmî münâzaralarda bulunmak, (şartlarına riayet etmek kaydıyla cevâzı bir kenara) ibâdettir.” Bugünkü münazaraların (tartışmaların) pek çoğunu ise bu tasnife koyabilmek imkansız gibidir
__________________
|
|
|
|
|
#13 |
|
Sadık
Giriş tarihi: Oct 2008 Konum: Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı Mesajlar: 470
![]() |
"Ve unutmamak gerekir ki, “Hakkın zaferi ve hakîkatin ortaya çıkması için ilmî münâzaralarda bulunmak, (şartlarına riayet etmek kaydıyla cevâzı bir kenara) ibâdettir.” Bugünkü münazaraların (tartışmaların) pek çoğunu ise bu tasnife koyabilmek imkansız gibidir."
Şartlarına riayet ederek inşaallah hakikatın ortaya çıkması için münazaraya devam ![]()
__________________
Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum, nereye gitsem o benimle gelir. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir. Değil mi ki göğsümde Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünneti vardır! "Şeyhül İslam İbni Teymiyye"
|
|
|
|
#14 |
|
Aileden
Giriş tarihi: Sep 2009 Mesajlar: 111
![]() |
Kur’ân-ı Kerim’de ise, “(Habîbim) kullarıma söyle: (Herkesle) en güzel şekilde konuşsunlar. Şüphe yok ki şeytan, aralarını ifsâda (bozmaya) çalışır. Muhakkak ki şeytan, insan için pek açık bir düşmandır” buyurulmaktadır. Kezâ, Mûsâ ve Hârun aleyhimesselâm Firavun’a tebliğ için giderlerken, Cenâb-ı Hakk, “Ona yumuşak söz söyleyin; belki nasîhat dinler veya korkar” buyurmuştur. Âyet-i kerimede geçen “leyyin” kelimesi, içinde hiç azarlama olmayan tatlı ve mülâyim söz demektir.
__________________
|
|
![]() |